Ben, Pazar, Yağmur, İstanbul...
Pınar'dan
Bugün, haftasonu inisiyatifimi kullanarak, iklim değişikliği dışında bir şeyler yazmayı istedim :)
Harika bir Pazar günü. Cihangir'de bir caféde oturmuş, çayımı yudumlarken, dışarıda yazın ilk yağmurlu Pazar'ı. Hava kapalı. Kavurucu sıcaklar artık geride kalmış sanki...
Dün dünya barış günüydü. Ayrıca, Maya Takvimi'ne göre "Işık Trecanası"na girdik. Işık trecanasının özelliği, bu 13 günlük dönemde saf zihin, düşünce ve ruh için atılım yapabilmeniz.
Ayrıca kararlılık, toprak ananın canlılığı ve bereketi de bu dönemin özelliği. Bir özelliği daha var: Öğrenmeyi istediğiniz bir şeyi öğretmesini dileyebilirsiniz ışık trecanasından.
Ben "BARIŞ"ı öğretmesini diliyorum. Barışı öğretsin bütün dünyaya. Herkesin kendi içinde ve herkesle bir bütün olarak.
Bu aralar sıklıkla izlediğim bir konser kaydı var. Pek aram yoktur aslında konser videolarıyla. Sıkıcı gelir çoğu zaman. Bu kaydı bir arkadaşım verdi. Madonna'nın yılbaşı gecesi Londra'da verdiği konserin kaydı. Uzun zamandır, bu kadar mesaj dolu ve bu kadar derinden yakalayan bir multimedya gösterisi izlememiştim.
Şiddete gönderme yaparak başlıyor mesajlar. Aile içi şiddet, insanın kendine uyguladığı şiddet, sokaklardaki şiddet. Sokaklardaki şiddet! "I wasn't out to kill anyone" (Kimseyi öldürmek için çıkmamıştım dışarı) diyor siyahi dostumuz silahı kafasına dayayıp, tetiği çekmeden önce. Genelde kimseyi öldürmek için alınmaz o silahlar. Düğünlerde havaya sıkılmak için alınır, ya da belinde taşımak için. Göstermek için bütün dünyaya ne kadar güçlü olduğunu. Kimseyi öldürmek için çıkmazsın dışarı, ta ki tetiğin çekildiği o ana kadar... Polis ışıkları sarıyor sahneyi sonra. Kırmızı, mavi, kırmızı, mavi... ve aydınlık bir ışık doğuyor sahneye birden. Işık bütün sahneyi kaplıyor. Afrika'lı çocuk fotoğrafları çıkmaya başlıyor ekranda. "Live To Tell" (Anlatmak İçin Yaşa) şarkısını söylemeye başlıyor Madonna fonda:
"I have a tale to tell
Sometimes it gets so hard to hide it well
I was not ready for the fall
Too blind to see the writing on the wall..."
...
"Anlatacak bir hikayem var
Bazen içimde tutması çok zor oluyor
Düşüşe hazır değildim
Duvardaki yazıları göremeyecek kadar da kör..."
Fotoğraflarla birlikte rakamlar görünüyor artarak sürekli. 1, 2, 3, 4... En son rakam: 12.000.000. Son fotoğrafın üstünde bir yazı: "Afrika'da her yıl 12.000.000 çocuk AIDS yüzünden öksüz kalıyor."
Devam ediyor konser. "Forbidden Love" (Yasak Aşk) şarkısıyla birlikte iki erkek dansçı çıkıyor sahneye. Birinin göğsünde "Altı Yıldız", öbüründe "Ay Yıldız". İlginç bir dans gösterisi yapmaya başlıyorlar. Birbirlerinin ellerini tutmaya çalışıyorlar. Bir türlü tutamıyorlar. Kavgaları bitmek bilmiyor ve sonunda birbirlerine sarılarak sahneden ayrılıyorlar.
Bunlar konserdeki mesajlardan sadece bir kaçı. Konserin beni bu kadar etkilemesinin sebebi, sanırım dünyada bitmek bilmeyen savaşların, hastalıkların ve kavgaların bu kadar çok insanı mağdur etmesine ve üzmesine rağmen hala sonunun gelmiyor olması.
O gün gelecek mi; kavgaların bittiği ve barışın her yıl kutlanan bir gün olmaktan çıkıp, gerçek anlamıyla yaşandığı; asıl konuşması gerekenlerin sözü alıp hikayelerini anlattıkları ve dünyanın onları dinlediği; yıldızların beş köşeli mi, altı köşeli mi olduklarının farketmediği?
Yıldızlar gökyüzünde çok daha güzeller oysa ki.
Ne savaşlar, ne o çocuklar ne de toprakana uzakta bir yerlerde. Bir multimedya gösterisi ya da bir televizyon showu da değil bunların hiç birisi. Gerçek ne zaman idrak edilir ki? İnsanın gözünün önünde mi ölmesi gerekiyor öldüğüne inanması için birisinin, nefes alamadığı gün mü inanacak havayı ne kadar kirlettiğine, ya da gidecek bir gezegeni kalmadığında mı anlayacak dünyayı nasıl umarsızca yok ettiğini? O zaman alacak mı sorumluluk? Hatırlayacak mı ondan başka insanların da olduğunu?
("Live To Tell" devam)
"...If I ran away, I'd never have the strength
To go very far
How would they hear the beating of my heart
Will it grow cold
The secret that I hide, will I grow old
How will they hear
When will they learn
How will they know..."
"...Eğer kaçsaydım, çok uzağa gidecek gücüm asla olmazdı
O zaman nasıl duyarlardı ki kalp atışlarımı
İçimde sakladığım sır üşür müydü o zaman,
Ben yaşlanır mıydım
Nasıl duyarlardı
Ne zaman öğrenirlerdi
Nasıl bilirlerdi..."

Yorumlar
Pinar, bu harika yazi icin seni kutlarim.
ellerine ve isik dolu ruhuna saglik!
Posted by: Basak | September 5, 2007 3:50 PM
Sıcacık, içten bir yazı yazmışsın. Umarım "onlar" da görür bu yazıyı ve biraz olsun etkilenirler.
Posted by: Ahmet | September 20, 2007 11:23 PM