Flora ve Dünya’nın Geri Kalanı
Pınar Tarafından,
Dün sabah ilk bloğumu yazma işini bitirir bitirmez işe koyuluyoruz. İlk olarak gelen gazetecilerle röportaj yapmak ve onlara projeyi tanıtmak var. Buradaki yerel gazeteler projeyle oldukça ilgililer. Köylülerin de ilgisi yadsınamaz. Yakındaki bir köyde yaşayan Kemal kamp korucumuz. Kemal 8 çocuk babası bir Iğdırlı. Evlendiğinde kendisi 15, karısı 11 yaşındaymış. O ve ailesi, çalışmalarımızla oldukça ilgililer. Geminin önündeki merdivenin inşası sırasında Katelin ile taş taşırken bir de bakıyoruz ki, Kemal’in kızlarından üçü bize yardım etmeye başlıyorlar. İsimleri (küçükten büyüğe doğru J); Pervin, Kezban ve Necla. Hepsi dünya tatlısı, sessiz sakin ve sorumluluk sahibi. Bir ara Serkan’ı onlara küresel ısınmayı anlatırken buluyorum. Ülkenin öbür ucunda, çocuklara ve insanlara çevre bilincini az da olsa verebilmek, o tohumları ekebilmek harika bir şey.
Öğleden sonra, fotoğrafçımız Manuel ile burada yapabileceğimiz projeler hakkında beyin fırtınası yaparken, bana yukarıdaki Koray Yaylası’nda bulunan floradan bahsediyor. Orada başka hiçbir yerde olmayan bazı çiçek türlerinin olduğunu duymuş. Bölgeye gidebilmek için özel izine ihtiyacımız olduğunu da ekliyor. Direk Gerwald’e yöneliyorum ve oraya gidip gitmek için izin alıp alamayacağımızı soruyorum. O da, oraya daha önce gittiklerini ve hiçbir sorun yaşamadıklarını söylüyor, ve birkaç saat içinde zaten oraya gideceklerini belirtiyor. Sabırsızlanıyorum ve iyi haberi Manuel’e yetiştiriyorum.
Floraya gitmeden önce başka bir heycan bizi sarıyor. Gemi yapımında gelenekmiş; geminin çatısı bittiğinde, çalışan herkes toplanıp kutlama yaparmış. Rakılar ortaya çıkıyor. Usta marangozumuz Reiner, geminin tepesine çıkıyor. Kafasında kocaman şapkası, gözlükleri, elinde Nuh’a yazdığı şiir, başlıyor okumaya (şiir’i bilahare çevirtip sizinle paylaşacağım). Minimal Almanca’mla hiç bir şey anlamıyorum. Rakılarımızı yudumladıktan sonra, Koray Yaylası faslı başlıyor. Minibüse doluşup, yola koyuluyoruz. Yayla yaklaşık 20 dakika uzaklıkta. Yaylaya vardığımızda başlıyoruz tırmanmaya. Zemin biraz ıslak olduğundan, patinaj çeke çeke tırmanıyoruz. Herkesin gözü hamile olan Ortrun’da. Ama Ortrun hiçbir yardım kabul etmiyor ve zıpkın gibi çıkıyor yaylanın tepesine. Vardığımızda, gördüğümüz manzara karşısında herkesten bir “waow” ve/yada “vay” sesi yükseliyor. Ağrı’nın zirvesi karşımızda, etraf halı gibi küçük kır çiçekleriyle kaplı. Küçük sarı ve mavi-beyaz ilginç çiçek türleriyle karşılaşıyoruz. Yanımızda bir botanist olsaydı keşke diye iç geçiriyorum. Herkes bir tarafa dağılıyor. Ben de başlıyorum yürümeye. Sanki cennette bir kat daha yükselmiş gibiyim. Uzakta bir yer buluyorum kendime ve oturuyorum kayaların üstüne. Seyre dalıyorum. Sanki Dünya’nın sonuna gelmiş gibi hissediyorum kendimi. Sanki Dünya’nın geri kalanı yokmuş gibi. Bu illüzyonu yaşıyorum bir süre. Biteceğini bilerek ve bir yandan da bitmesini isteyerek. Çünkü biliyorum ki, Dünya’nın geri kalanı var. Var ve onu unutup, kendimi soyutladığım an, onu yıkmaya ve yok etmeye başladığım an.
Grubun geri kalanı sesleniyor, gidiyoruz diye. Gerçek ve muhteşem dünyaya uyanıyorum, ve dünyanın geri kalanına doğru ilerliyorum.
Yarın; floranın devamı ve fotoğraflarla Ağrı Dağı
Not: Kampımıza isim arama girişimindeyiz. Lütfen fikirlerinizi paylaşmaya çekinmeyin. Yarın son gün!!

Yorumlar
harikasınız. Lutfen yazmaya devam edin. Her ayrintiyi okumak cok keyifli.
Posted by: gunes | May 20, 2007 8:32 PM
süper bdaha görülmeye değer ve kimsenin bilmedi onca güzel yer var buna benzer ama dediğiniz doğru tükenmesini önlemek için görülmemeli neyse ve bence kampın ismi de ZAMAN olsun kolay gelsin sela olsun ankaradan hepinize
Posted by: EGE | May 20, 2007 8:39 PM
kampınız için ben şu ismi buldum:KURTULUŞ İÇİN BİZ HEP VARIZ. yazılarınızın takipçisiyim.kolay gelsin..hoşçakalın..
Posted by: zeynep | May 21, 2007 12:02 AM