May 18, 2007

Beş Dakkada Değişir Bütün İşler...

Bir süredir yazamadığım Ağrı günlüğüme kaldığım yerden devam ediyorum. En son Cumartesi'de kalmışım. 5 gün gücünde uzun bir yazı olacak sanırsam.

Cumartesi günü sağanak yağışa rağmen dağda tüm hazırlıklarını tamamlayan ekip, Pazar sabahı saat beşte uyanıyor. Hepimizde beş karış surat, ayılmaya çalışıyoruz. Eşyalarımızı hazırlıyor, hızlıca kahvaltımızı ediyoruz. Sabah 6 gibi atlara yüklenecek eşyaları ve keresteleri hazırlamaya başlıyoruz. Tüm hazırlığın bitmesi iki saatimizi alıyor. Eşyalarımızı yüklenip atlarla buluşma noktamıza doğru yola çıkıyoruz, kısaca gün şimdi başlıyor.

Dağın eteklerinde 30 tane at, her atın başında birer atçı ve üç tane de at yavrusu karşımıza çıkıyor. Bu manzara kelimelerle anlatılamayacak kadar güzel. Oğuzhan'la neredeyse her gün yaptığımız “Ağrı Dağı ortamları ve orta dünya arasındaki belli başlı benzerlikler” başlıklı muhabbetimiz bu manzarayla somutlaşıyor. Evet, adamlar Rohan'dan gelmişler.

Yükleme hazırlıkları tüm zorluğu ve neşesiyle 2 saatten fazla zaman alıyor. Bu arada taylarla oynamayı ve ata binmeyi de ihmal etmiyoruz. Atçılar, Ağrı Dağı'na tırmanmaya gelen dağcıların malzemelerini taşıma işi yapıyorlar. O yüzden tırmanış, alpinizm konularında oldukça bilgililer. “Vallaha bacım bu üzerimdeki nort feys'tir. Dünyanın en bi birinci süper dağcı markasıdır.” Devam kardeşim, yüklüyoruz, evet...

Iki saatin sonunda 30 at, 40 insan ve Nuh'un gemisinin parçaları 2500 metreye doğru yüryüşe hazır. Konvoy ağır ağır tek sıra halinde yola çıkıyor.

Hava kapalı ve soğuk. Birinci saatin sonunda deli gibi yağmur yağmaya başlıyor. Hepimiz iliklerimize kadar ıslanıyoruz. Ertesi gün öğreniyoruz ki bugün, tüm gazetelerin doğuda sel haberlerini geçtiği günmüş.

Atların yürüyüşü sürerken, küçük bir ekip de dağdaki kampın son hazırlıklarını bitirme derdinde...

Tırmanışımızın 3. saatinde Oğuzhan minibüsle geliyor ve Alman gönüllülerden Jens'in hastalandığını ve onu hastaneye götürmemiz gerektiğini söylüyor. En yakın büyük hastanenin Iğdır'da olduğunu tahmin ettiğimizden dağı ve ekibi arkamızda bırakıyoruz ve hemen Iğdır'a doğru yola çıkıyoruz.

Biz yoldayken atlar yürüyüşlerinin 5. saatindeler ve kampa varmak üzereler. Atçılar bu uzun yürüyüşün ardından bu gece kampta bizimle birlikte uyuyacaklar.

Bu arada Iğdır'daki hastanenin doktoru Jens'in hiçbirşeyi olmadığını, biraz üşüttüğünü söylüyor. Ilaçlarımızı alıyoruz, Jens'i otele bırakıyoruz. Doktordan bu gece kampta kalma iznini koparamadı. Ancak gece vakti kampa varıyoruz. Gerçekten çok ama çok uzun bir gündü. Oğuzhan'la dağda, yıldızların altında çay keyfi projemiz suya düşüyor, çadıra ulaşır ulaşmaz uyuyakalıyoruz.

Sabah koordinatörümüz Gerwald tarafından uyandırılıyorum. Jens'in otelde fenalaştığını, onu alıp bir an önce Van'a, Üniversite hastanesine götürmem gerektiğini, eğer orada imkanlar yeterli değilse Diyarbakır'a gideceğimizi söylüyor. Apar topar birşeyler atıştırıp otele varıyorum. Jens gerçekten kötü durumda, hemen yola çıkmamız lazım. Ancak Doğubeyazıt'tan Van'a tek aracın öğlen on ikide kalktığını öğreniyoruz. Fazla seçeneğimiz yok, özel bir araba bulup Van'a Yüzüncü Yıl Üni. Hastanesine doğru yola çıkıyoruz.

Üç günde üç farklı şehir, hepsi neredeyse birbirinin aynı, ancak benim yaşadığım şehirden çok farklı. Doğu'ya geldiğim ilk günden beri sürekli izleyen ve yorum yapan entelektüel zihnim, olaylara, görülenlere anlam bulmaya çalışmaktan yoruldu, artık sadece izliyor. Bir şehirli olarak bu insanların yaşama şartlarını, günde tek araçla acil hastalarını büyük hastanelere nasıl yetiştirebildiklerini sorgulama cüretini gösteremiyorum, kendimi bir tuhaf hissediyorum. Burada hayat en doğru tanımıyla daha “gerçek”. Yol boyunca sıralanmış tarlalarda çalışan çiftçileri, oduncuları, at yetiştiricilerini, hayvanlarını besleyen çocukları, su taşıyan kadınları gördükçe, onları tanıdıkça “ imajmeykırların toplumumuzdaki yeri ve önemi ” başlıklı bir kompozisyon yazmayı hayal ediyorum. Jens arka koltukta uyuyor, bense sohbet etmeye çok hevesli, temiz kalpli şöförün yanındaki koltukta oturuyor, kendi kendime çok önemli gelen meseleleri yorumluyor, kendi kendimi bunaltıyorum. Temiz kalpli şöför gülümseyerek yol kenarındaki keçileri, Tendürek Dağı'nı, Iran – Türkiye sınırını, sadece bir tel örgü ve iki karakolla ayrılmış olan sınırda bekleyen askerleri, ardından Iran – Türkiye doğalgaz boru hattını gösteriyor, yayla hayatını anlatıyor. Bir toprak parçasını tel örgüyle çevirip burası benim diyen insan egosunun çarpıklığı üzerine kendince konferanslar veren zihnimi susturup temiz kalpli şöförü dinliyorum, sonunda sohbetten zevk alıyorum...

Sohbetimizin ortasında askerler taraından durduruluyoruz. Buralarda kimliksiz gezme lüksümüz yok. Her an her yerde askerler tarafından durdurulup kimlik kontrolüne tabi tutulabilirsiniz. Kısa bir sorgulama sonucunda geçiş izni alıyoruz, Van'a doğru yola devam ediyoruz.

Bahsettiğim gün Pazartesi, kamp ekibinin tatil günü. Gemiyi üzerine yerleştirecekleri kaidenin çimentosunun kurumasını bekliyorlar. Biz Van'dayken yapmaları gereken tek iş, köylülerden kiraladığımız yörük çadırlarının kurulması olacak. Bu iş bittikten sonra kamp alanında mutfak, yemek, tuvalet ve toplantı da olmak üzere yaklaşık 20 çadır olacak, gelen insanların sayısının artmasıyla çadır sayısı da artacak. Kamp ekibi çadır olayını çözerken ben ve Jens Van 100. Yıl Hastanesine varıyoruz. Akşama kadar süren koşturmaca, tetkikler, filmler, kan testleri sonucunda Jens'in apandisinin patlamak üzere olduğu ortaya çıkıyor ve apar topar ameliyata alınıyor. Bu arada ben de hastabakıcılarla ve doktorlarla konuşup özel bir oda ayarlamaya çalışıyorum. Van'daki insanların da Ağrı'dakiler gibi hayata ve insanlara dair özel bir algıları olduğunu fark ediyorum. Buralarda bizi gören herkes aynı standart soruları soruyor: Nerelisin sen, bu Türk değil di mi, nasıl tanıştınız, grinpig'in green cardla bir alakası var mı ve sonunda “çay koyim içersin?”. Hastabakıcılardan biri önce “bana buralarda şair derler, şair diye sorarsan herkes gösterir” dedikten sonra adımı, soyadımı ve nereli olduğumu soruyor, söylüyorum. Bunun üzerine hastabakıcı abi hiç düşünmeden bana şöyle cevap veriyor:

Onun adına derler Gözde
Sevdi mi yürekten sever, değil sözde
Onları rahat ettirmeliyiz biz de
Çünkü misafirdirler hastanemizde

Onu görmeliyiz daima zinde
Belki de onu göreceğiz zirvede

Soyadına derler Baykara
Hiçbir açıdan düşmesin dara
Gözünde yoktur mevki, pul, para
Öyleyse nasibini başka yerde ara

Memleketine derler İzmir,
Yaşamak için derler birebir

ardından “Nası ama, iyi yazarım dedim ben di mi?” diyor, yüzüne boş boş bakıp, sadece eyvallah diyebiliyorum.

Pazartesi'den Çarşamba'ya kadar Jens ile birlikte hastanede kalıyorum. Bu arada kamp alanında yeni bir şey yok. Hala çimentonun kurumasını bekliyorlar. Ben de Jens'in hızla iyieşmesine tanık oluyorum. Doktorlar bir gün önce gazetede projenin haberini ve benim fotoğrafımı gördüklerini söylüyorlar, bizim için ellerinden gelen her kolaylığı gösteriyorlar, hastanede rahat ediyoruz.

Çarşamba sabahı Oktay ile nöbet değiştirmeye karar veriyoruz. Oktay Ağrı'dan hastaneye gelecek, ben de kampa geri döneceğim. Öğleden sonra Gerwald arıyor, Van'da olduklarını haber veriyor. Aşağı indiğimde Gerwald, Timo, Oğuzhan, Oktay, Pınar ve Serkan kardeşimle karşılaşıyoruz. Hemen kucaklaşmaca, hızlıca muhabbete girmece, birlikte akşam yemeği ortamı, tüm yorgunluğumu unutuyorum. Oktay'ı ve Oguzhan'ı Jens ile bırakıp hızlıca kampa dönüyor, gece yarısı varabildiğimiz kampta uyuyakalıyoruz.

Dünkü efsanevi basın açıklamasının ardından bu sabah kampta ziyaretçi sayımızda artış var. Önce köy hizmetlerinden üç arkadaş geldi, projenin kendilerini çok heyecanlandırdığını, bizim için yapabilecekleri bir şey varsa mutlaka yapmak istediklerini söylediler, hatıra fotoğrafları çektirip gittiler. Ardından kampı ziyarete gelen biri Anadolu, biri Doğan haber ajansından olmak üzere iki gazeteci arkadaşla ilgileniyor, röportaj yapıyoruz. Saat şu an öğlen 12.30, Ağrı Dağı’nda inekler, keçiler, marangozlar, meraklılar, gazeteciler… Öyle haller içinde ki halim, Türkçe'ye çevirmeye yok mecalim...

Gözde


Bunu Paylaş


  delicious  StumbleUpon Toolbar  digg  furl  google  Technorati  - Get Comments on this post via Email



Yorumlar

oyle guzel yazmissin ki... oyle guzel geldi ki okumak... oralarda olmayi cok istedim... belki haftaya orada gorusuruz, gelemesem bile ordayim aslinda... jens'e gecmis olsun.. oradaki kecileri, inekleri, atlari, insanlari, topragi, bocekleri, herkesi ve sizin emek veren ellerinizi opuyorum ve cok seviyorum
bilge

Çok güzle bi yazı eline sağlık. Ayrıca tüm zor koşullara rağmen projeyi yürüten herkese sonsuz teşekkür ederim. Bin selam olsun size :) ...
Bundan iki yıl önce Van, Ağrı, Bitlis ve Van gölü etrafını gezdiğimde hemen hemen senle aynı sorguların içine düşmüştüm ve bu sorgulama insanın algısını ve hayat görüşünü tamammen değiştirebilecek nitelikte olabiliyor. İmkanı ve zamanı olan herkesin bu projeye katılmasını isterim. Sadece oraları görmekle bile hayatınızın ne kadar değişebileceğini bilemezsiniz.
Eklemeden geçemiyeceğimki Van da güzel bi kahvaltı etmeden geri dönmek hayatınızın yapılmış en büyük hatası olabilir.

Vertigo'dan sevgiler, saygılar güzel kardeşlerim. Elinize sağlık.
Pınar K.

ellerine sağlık kardeşim, harika güncelleme olmuş. ağzımın suları akaraktan sırt çantamı hazırlıyorum. çarşamba öğle vakti oradayim. kolay gelsin herkese, bi de geçmiş olsun.

size ne kadar ozendigimi anlatamam... ayrica bu kadar mi guzel yazilir? keske orada olabilsem. ve Şair'e İstanbuldan kucak dolusu selamlar, kendisine hayran kaldım.

Yorum Gönder





Beni hatırla?

(özelleştirmek için HTML etiketlerini kullanabilirsiniz)

SIK KULLANILANLARA EKLE!

Add to any service
Add to any service

Bu Giriş Hakkında

Bu sayfa, yayınlanan blogdan sadece bir giriş içermektedir. May 18, 2007 5:34 PM.

Bu blogdaki son gönderilen; Ağrı’dan Gozde - Weblog Yazısı - 2.

The next post in this blog is Ağrı Dağı’nda....

Tech Details


Powered by
Movable Type 3.33